“`html
Sanat dünyası genelde lüks müzeler, servet sahibi sanat koleksiyoncuları ve göz alıcı kırmızı halılarla ilişkilendirilir. Ancak bu sonsuz parıltının arkasında, tablo hırsızlıkları ve sanat kaçakçılığı gibi karanlık ve karmaşık hikâyeler bulunmaktadır. Çalınmış bir Van Gogh, kaybolmuş bir Picasso veya yüzyıllar önce yazılmış bir el yazması… İşte, sanat kaçakçılığının derinlerinde bu gizemli konunun ortaya çıkmasına yardımcı olan bir isim var: Arthur Brand. Bazıları ona “sanatın Indiana Jones’u” derken, diğerleri onu modern zamanların kahramanı olarak adlandırıyor. O, polislerin dosyalarını kapattığı ve umudun tükendiği anlarda kaybolmuş sanat eserlerinin izini sürmeye koyuluyor. Onun hikâyeleri, gizli anlaşmalar, karanlık mekanlarda yapılan müzakereler, uluslararası suç şebekeleri ve hatta istihbarat servislerinin rolüyle dolu. Ama Brand’i farklı kılan yalnızca dedektiflik becerisi değil, aynı zamanda sanata ve kültürel mirasa olan derin bağlılığı. Bu yazıda, Arthur Brand’in adeta zamanla yarıştığı davalardan suçlularla yaptığı ilginç müzakerelere kadar tüm hikayesini keşfedeceğiz.
Gece yarısı çalan telefonlar, çoğumuz için rahatsız edici bir durumdur. Fakat Arthur Brand için bu bir fırsat

Bu telefon, dünya çapında ünlü bir sanat eserinin peşine düşmesinin başlangıcı olabilecek bir ipucu taşır. Arthur Brand, sıradan bir araştırmacı değil; sanat dünyasının Indiana Jones’u sıfatını hak eden bir karakterdir. Hayatını, Picasso ve Van Gogh gibi efsanevi sanatçıların eserlerini bulmaya adayan biri olarak tanımlanıyor.
Aklınızda canlandırın: 50 yaşında, parlak mavi gözleri, dalgalı saçları ve hafif hüzünlü bir gülümsemesi var… Geçtiğimiz yıl, tam da bu görünümüyle, yaklaşık 70 milyon sterlin değerindeki “Buste de Femme” adlı Picasso tablosunu buldu. Bu eser, 1999 yılında bir şeyhin yatından çalınmıştı. Uzun yıllar süren araştırma ve bağlantılarla, tablo nihayet Arthur Brand’in izine düştü. İlginç bir şekilde, tabloyu bulması sadece bir hırsızlık olayını çözmekten ibaret değildi; aynı zamanda sanat tarihine değerli bir katkıda bulunuyordu.
Güney İspanya’da öğrenci değişimi sırasında keşfettiği hazine, ona geçmişle geleceğin ilişkisini öğretti

“Geleceğimin geçmişi araştırarak şekillenmesi gerektiğine karar verdim” diyor Brand. Çalıntı sanat eserleriyle ilgili haberleri özenle takip etmeye, isimleri not almaya başladı. Artık kendisine, “dünyada gerçek sanat dedektifinin” unvanı veriliyor.
Elbette, bu işin büyüsü kadar zorlukları da var. Arthur Brand, sık sık mali destek olmaksızın, kendi çabalarıyla bu soruşturmaları yürütmek zorunda kalıyor. Çalışmalarından elde ettiği maddi kazanç ise çoğu zaman yetersiz. Örneğin, Oxford Üniversitesi’ne Oscar Wilde’a ait bir yüzüğü geri getirdiğinde sadece 3.000 sterlin ödül almıştı. Hatta bu yüzüğün gerçek olduğuna dair tartışmalar bile yaşandı; Brand, Wilde’ın eserlerinden elde ettiği bilgilerle yüzüğün ait olduğu kişiye ait olduğunu kanıtladı ancak teslim törenine katılmayı reddetti.
Sanat soygunları dünyasında, çoğu zaman ilginç bir hikayeleşme süreci yaşanıyor

Ancak bu hikayelerin bir de geri dönüş boyutu var. Çalınmış eserlerin yeniden hak ettiği yerlere ulaşması için, Arthur Brand gibi bir “anti-kahraman”ın müdahalesi gerekmekte. Bir tablo çalındığında, polis eki araştırmalara başlıyor ve ipuçlarını takip ediyor. Fakat yıl geçtikçe vakanın dosyası kapanıyor ve işte o anda Brand devreye giriyor. Çoğu zaman bir vakayı çözmesi sekiz yılı alabiliyor. “Bu işte kan, ter ve gözyaşı var,” diyor. Büyük paralar kazanmasa da, çözdüğü hikayeler kitaplara ve filmlere ilham kaynağı oluyor. Her bir başarıyla, sanat tarihinin kaybolmuş parçaları yeniden gün yüzüne çıkıyor.
İlginizi çekebilir:
Yayoi Kusama’dan Augusta Savage’a: Sanat Tarihine Damga Vuran 9 Kadın
Arthur Brand’in hayatı, adeta bir polisiye romanına dönüşüyor. 2018’in sonlarında aldığı bir telefonla yeniden heyecan dolu bir maceraya atıldı

Arayan, Münih’te yaşayan İranlı bir sanat simsarıydı ve yıllar önce Djafar Ghazy’den çalınan değerli el yazmalarının birinin izini sürüyordu. O günkü telefon, yüz binlerce sterlin değerindeki “Hafız Divanı” isimli eserle ilgiliydi.
Bu kitabın yasal olarak Almanya’ya ait olduğunu biliyoruz. Ancak Brand’in endişesi, bu eserin İranlıların eline geçmesinin istenmediğiydi. Yani mesele yalnızca kaybolmuş bir eseri bulmak değil, aynı zamanda diplomatik bir yarışla ilgiliydi. Brand, simsara şöyle söyledi: “Eğer kitabı İranlılardan önce bulursam, yasal sahibine geri veririm. Ayrıca onların baskısından sizi de kurtarmış olurum.”
Araştırmalar, Londra’da başladı; zira Brand’e göre suç dünyasının merkezi orasıydı

Aynı zamanda birçok zengin İranlı koleksiyonerin de Londra’da yaşadığı biliniyor. Brand, antika satıcısı William Veres ile bağlantıya geçerek, karanlık barlarda gizemli insanlarla buluşmaya başladı. Bir buluşmada, karşısındaki adam korkmuş bir halde kitabın kimlerde olduğunu bildiğini itiraf etti. Alıcı İranlılar peşinde olduğu için panikleyip Paris’e kaçtı.
O anda Brand, klasik taktiklerinden birine başvurdu: etkili ama biyolojik bir tehdit. “Hemen o adamı arayıp Londra’ya dönmesini sağla. Yoksa senin adını İranlılara verebilirim,” dedi. Bu blöf işe yaradı ve alıcı, korkarak kitabı kaptığı gibi Londra’ya geri döndü. Brand, “Hafız Divanı”nı bulup Ocak ayında Almanya’ya götürdü ve Ghazy’nin ailesine teslim etti. Böylece, belirli bir anlamda İran gizli servisini alt etmiş oldu.
Brand’in deneyimleri, sanat dünyasının dışarıdan görünenin aksine oldukça karmaşık bir yapıya sahip olduğunu gösteriyor

Sahte sanat, uyuşturucu ve silah kaçakçılığından sonra dünyanın üçüncü büyük suç faaliyeti olarak biliniyor. Brand’a göre, müzelerde sergilenen eserlerin yaklaşık %10’u sahte. Bu devasa suç piyasası, alt kısımda binlerce küçük kaçakçı ve dolandırıcı ile yönlendirilirken, sadece 30-40 kişi bu piramidin tepesini kontrol ediyor.
Sanat ticareti, kesinlikle masum değil. Brand bunu şu şekilde açıklıyor: “Suçlu sanat dünyası ile resmi sanat dünyası arasında net bir ayrım yok; her şey parayla iç içe.” Yani bazen saygın bir sanat simsarı ile yasadışı işlere bulaşmış bir dolandırıcı arasında düşündüğünüzden daha az belirgin bir çizgi var.
İlginizi çekebilir:
Her Sanatçının Hayallerini Süsleyen Sanat Dünyasının En Prestijli 11 Ödülü
Brand’in işinin dikkat çekici yönlerden biri, suç organizasyonlarıyla doğrudan görüşebilme becerisi

Bir gün büyük bir çetenin elinde birkaç sanat eseri olduğunu öğrendi. Bu eserler, ilk hırsızlıktan tam 10 yıl sonra, bir uyuşturucu anlaşması sırasında “ödeme aracı” olarak kullanılmıştı. Brand, çetenin kapısına gidip şu mantığı sundu:
“Eğer bu tabloları satmaya çalışırsanız, çalıntı mal satmış olursunuz ve sorun yaşarsınız. Ama eğer bana verirseniz, hiçbir sorun yaşamazsınız.”
Polis olsa, muhtemelen tabloları almak için karşılığında isim isterdi. Fakat Brand’in tarzı farklıydı. O sadece tabloları alıp geri dönmekle ilgileniyordu. Ve çoğu zaman suçlular, bu farklı yaklaşımıyla güvenilir buldukları Brand’e teslim olmayı tercih ediyordu. Hatta bir seferinde, çok minnettar kalan bir çete, Brand’i arayıp Avrupa’daki bir müzede gerçekleşecek bir hırsızlığı önceden haber verdi. Böylece Brand, gerçekleşmeden hırsızlığı engelledi.
Ancak Brand’in çalışmaları onu sürekli tehditlerin ve tehlikelerin ortasında bırakıyor

Bir ilginç durum ise, en iyi anlayışını yine sanat hırsızlarından alıyor olması. Örneğin, 2002 yılında Amsterdam’da bulunan Van Gogh Müzesi’nden iki tablo çalan Octave Durham, daha sonra tutuklanıp hapse girmişti. Brand, yıllar boyunca onun peşindeydi.
Aradan yıllar geçtikten sonra, 2018’de ikili, Amsterdam sokaklarında tesadüfen karşılaştılar. Önce birbirlerine uzun uzun bakıldı. Ardından, ilginç bir biçimde, beraber bira içmeye karar verdiler. Brand, hırsızlık suçunu hiçbir zaman onaylamadığını fakat Durham’ın da kendisi kadar şiddetten nefret ettiğini ifade ediyor. Sohbet sırasında Durham, gülerek “Ama beni asla yakalayamadın,” dedi. Brand de gülümseyerek şu cevabı verdi:
“Pekâlâ… Henüz bitmiş değil.”
Kaynak: 1
“`